Friday, December 15, 2006

Üç Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı!

Mustafa Armağan

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması geniş yankı uyandırdı. Bu ödülü alan ilk Türk olduğu manşetlere kadar çıktı. Ancak konunun bir de tarihe ilişkin kısmı var. Hem Nobel ödüllerinin, hem de Osmanlı’nın yakın tarihine eğildiğimizde şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız. Eğer Osmanlı Devleti 19. yüzyıldaki gibi devam etmiş olsaydı, bugün bir değil 4 Nobel’imiz olacaktı.

Geçen yıl 12 Ekim 2005 günü The Guardian gazetesinde The Sea (Deniz) adlı romanıyla ciddi bir ödül kazanan İngiliz yazar John Banville ile yapılan söyleşi yayınlanmıştı.

Banville, İrlanda kökenli İngiliz yazar ve sanatçılarının uzun bir listesini yapıyor ve İngiliz edebiyatı içinde bir “Irish” (İrlandalı) damarını vurguluyordu. Oradan çağrışım yaptı. “Sahi, İngilizler, idarelerindeki millet ve dillerin İngilizce içindeki maceralarını da “İngiliz edebiyatı” kapsamında mütalaa ederken, biz neden Osmanlı için aynısını yapmayalım ki? Diye düşündüm. Mesela bir “Boşnak Osmanlı edebiyatı”, bir Gürcü, Arap, Yunan, Sırp, hatta Macar Osmanlı edebiyatı neden olmasın? Bunlar büyük Osmanlı şemsiyesi ve medeniyeti altında yaşadılar ve nefes alıp verdiler. Öyleyse, “Osmanlı edebiyatı” terimini de yeniden tartışmaya açmamız gerekmez mi?

Osmanlı edebiyatı, yalnızca Osmanlıca, yani Arap harfli Türkçe metinlerden mi oluşuyordu? Hayır: Mesela Karamanlıca neydi? Mübadelede Yunanistan’a giden Karamanlı Türkler Yunan alfabesiyle Türkçe yazmıyorlar mıydı? Yazılan bal gibi Türkçeydi ama harfler Yunan alfabesindendi:

O zaman Türk edebiyatı da kapsama alanını genişletmek durumunda. Nitekim ilk romanımız kabul edilen Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat”ının tahtına da, bir Osmanlı Ermenisi Hosep Vartan’ın Ermeni harfleriyle ama Türkçe kaleme aldığı 1851 tarihli “Akabi Hikâyesi”ni geçirmemiz gerekiyor.

Velhasıl Türkçenin sınırları genişliyor, onun ateşinde Osmanlı’nın sınırları genleşiyor. Osmanlı’ya bakışımız büyük ölçüde değişiyor. Tabii bu durumda Nobel’e bakışımız da değişmek durumunda.

Osmanlı Devleti’nin, son zamanlarında parsel parsel paylaşıldığını biliyoruz. Nihai paylaşma ise Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşti ve Balkanlardan Kafkaslara, Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan bu devletin bünyesinden onlarca devlet, onlarca millet doğdu. Bu devlet ve milletler bütün nesillerini bizimki gibi on yılda “yarattıkları”nı iddia etseler bile, kökleri Osmanlı’ya dayanıyordu ve Osmanlı’nın etkilerini, 1980’lere kadar üzerlerinden atamadıkları gibi, bu zengin ve verimli etki sayesinde kazandılar bir kısım başarılarını. Bizde bile Mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed tipi bile ancak bir Osmanlı şemsiyesi varsa yeşerebilirdi. Ne kadar inkâr etmeye çalışırsak çalışalım, Osmanlı’nın üzerimizdeki etkisi, olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte kalıcı olmuştur. Bunu iyi bilelim.


Bu açıdan bakarsak üç Osmanlı kökenli yazarın edebiyat dünyasının bu en büyük ödülüne sahip olduğunu görürüz. Bunlar İvo Andriç, Yorgo Seferis ve Elias Canetti'dir.


İvo Andriç: “Bizim romancımız”

1961 yılında Nobel’le ödüllendirilen İvo Andriç’i bir Osmanlı eseri köprünün yaklaşık 4 asırlık macerasını anlattığı Drina Köprüsü’yle tanıyorsunuz. Andriç 10 Ekim 1892’de Travnik’te doğmuş. Travnik Bosna’nın en ziyade Osmanlı kokan şehirlerinden birisi. “Vezirler şehri” deniliyor, çünkü çok sayıda vezir yetiştirmiş saraya. Buram buram Osmanlı kokan bu şehirden bir Sırp yazar çıkıyor ve Vişegrad şehrindeki bir köprüyü anlatarak Nobel Ödülü’nü kazanıyor. 1892’de Bosna Avusturya’nın işgalinde bulunuyor ama henüz resmen Osmanlı’ya bağlı. Bu bağ, 16 yıl sonra kopacak ve 1908’de Bosna, Avusturya tarafından resmen ilhak olunacaktır. Andriç’in ilginç yanı, Boşnak kardeşlerimiz biraz duygusal davranarak onu mahkûm etse de, aslında “bizim romancımız”dır. Nitekim 1964 yılında Büyük Doğu dergisine yazdığı “Romancımız İvo Andriç” yazısında Sezai Karakoç bu durumu bütün berraklığıyla vurguluyor, şöyle diyordu:



1961 yılı Nobel Edebiyat Armağanı Osmanlı edebiyatına verilmişti denilebilir. Hatta Osmanlı romanına. Çüntü: Bu yıl Nobeli alan İvo Andriç, bir Yugoslav yazarı, bir Slav yazarı, hattâ Avrupalı bir yazar olmaktan çok, bir OSMANLI YAZARIDIR. Gönüllü olarak Osmanlı tebaası bir yazardır sanki. Yalnız romanlarının kahramanlarıyla değil, yalnız romanının “zaman”ıyla değil, yalnız “mekân”ıyla değil, yalnız romanında örülen oluşlar ağıyla değil, batan bir dünyayı [Osmanlı dünyasını – M.A.] yavaş yavaş ortaya çıkarmayı deneme niyeti ve tarzıyla da, her biri bir yöne giden insan kütleleri içinde, imparatorluğun ağırlık merkezi olan bir bölgenin halkını değerlendirme ve bir medeniyet tarzı olarak sunma, orijinal bir kadro yakalama ve bundan yeni bir estetik kurma farkıyla da Osmanlıdır İvo Andriç.” (“Edebiyat Yazıları II”, Diriliş Yayınları, 1986, s. 101.)



Bunları Necip Fazıl’ın dergisinde yazan Karakoç, daha da ileri gider ve Andriç’i Osmanlıların “Homeros”u, eserini de bizim İlyada ve Odise’miz ilan eder. Bu eser, Osmanlı çoğulculuğu ve çok yanlılığının içinden yükselen “birlik türküsü”nü çağırmaktadır. Velhasıl, İvo Andriç iki açıdan Osmanlıdır. Bir: Henüz Osmanlının terinin soğumadığı bir zamanda ve mekânda dünyaya gözlerini açması ve oradan beslenmesi anlamında. İki: Eserine bu batmakta olan dünyanın son ışıklarını, veda türküsünü serpiştirdiği anlamda. Yani kendisi Osmanlı olabilirdi ama eseri başka telden çalabilirdi ama bunu tercih etmedi. Eleştirdiği tarafları olsa bile, o bir Osmanlıydı, Osmanlının zenginlik ve derinliğini başarıyla yansıtarak ünlendi. Kendisinden, geçmişinden utanmadan, ona sövmeden, onunla yüzleşti, ondan beslendi ve kazanan o oldu.

Yorgo Seferis: Nobel’in İzmirlisi

13 Mart 1900’de İzmir’de bir Rum çocuğu dünyaya geldi. 14 yaşına kadarki çocukluğu İzmir'de geçti. 1914'te ailesi ile birlikte Atina'ya göç etti. 1963'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. 1971'de Atina'da öldü.

Daha İzmir’deyken şiire başladı ve “Yorgo Seferis” adını kullandı. Şiirlerine hakim olan hava, vatanından sürgün olmanın acısı ve Akdeniz’e, özellikle doğum yeri olan sevgili İzmir’ine duyduğu derin nostaljidir. İzmirli hemşehrisi olan Batı şiirinin babası Homeros’a büyük ilgi duydu ve onun şiirinden ilham aldı. İzmir’e geri dönmek istiyordu ama 1922’de İzmir’in yeniden Türklerin eline geçişi, ümitlerini suya düşürdü. Kendisini asıl o zaman sürgünde ve yersiz yurtsuz kalmış hissetti. Bunun üzerine Paris'te hukuk tahsili yapmış olmasına rağmen diplomasiye geçmeye karar verdi. İngiliz Dışişlerinde çalıştı. Arnavutluk, Güney Afrika, Mısır, Türkiye (Ankara), Lübnan, Suriye'de elçi müsteşarlığından büyükelçiliğe dek çeşitli kademelerde görev aldı. Daha da ilginci, 1959’da Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte bağımsız Kıbrıs’ın önünü açan Londra Antlaşması’nın mimarlarından oldu.

Seferis’in diplomatik misyonla tayin olduğu ülkelere bakarsanız, eski Osmanlı toprakları etrafında dolaştığını görürsünüz. İmparatorluk dağılırken, köklerinden kopan ve savrulan acılı bir nesle mensuptu o. Bir anafordu yaşanan; ama bazılarının sandıkları gibi yalnızca “azınlıklar”ın kapıldığı bir anafor değildi. Seferis’in memleketine dönüş umutlarını yitirdiği 1924 yılında bir başka Osmanlı, Mehmed Akif, bu defa ana vatanın gövdesinden koparak eski bir Osmanlı toprağı olan Mısır’a savrulacaktı.

İmparatorluğun sonu ve sürgünlük: Binlerce yetişmiş ruhun evlerinden koparak kendilerine yeni bir yurt aradıkları, ne çare ki, bulamadıkları sürecin iki hazin çığlığı olarak kanat çırpıyor kâinatımızda.

Elias Canetti: Nobel alan son Osmanlı çocuğu

Son “Nobelli Osmanlı” ise belki romanlarını okuduğunuz ama Osmanlı olduğunu bilmediğiniz biri: Elias Canetti. 1905’de Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinde bir İspanyol Yahudisi (Sefarad) ailesinde doğmuş. 6 yaşındayken ailesi Manchester’a göçmüş. Burada babasını kaybedince annesi çocuklarını alarak Viyana’ya dönmüş. 1994’te ölen Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü alan “son Osmanlı” olmuş (1981).

Canetti’nin ölümünden sonra yayınlanan hatıraları (The Tongue Set Free adıyla 1999’da basıldı) onun Osmanlı arka planına güçlü ışıklar tutuyor. “Kendimi”, diyor yazarımız, “daima Türkiye’den gelmiş gibi hissetmişimdir. Sonraları yaşadığım hiçbir şey yoktu ki, Rusçuk’ta onu yaşamamış olayım.”

Canetti renk körlüğü yaşayan dünyamıza Osmanlı Rusçuk’unun rengarenk havasını yansıtıyor:



“Tuna nehri üzerindeki Rusçuk, bir çocuk için harika bir şehirdi ve şayet Rusçuk’un Bulgaristan’da olduğunu söylersem, o günlerin resmini yanlış aksettirmiş olurum. (Anlayın canım. Yazarımızın dili, o yıllarda iç işlerinde özerk ama resmen Osmanlı’ya bağlı olan Bulgaristan Prensliği’nde doğduğunu söyleyemiyor. Bu müthiş renklilik ancak Osmanlı gibi çoğulculuğa kucak açan bir bünyede var olabilirdi demeye getiriyor.) Burada en farklı kökenlerden gelmiş insanlar beraberce yaşardı. Bir Allah’ın günü yoktu ki, 7-8 dilin konuşulduğunu işitmeyesiniz. Genellikle kırsal bölgelerden gelen Bulgarların yanı sıra onlarla aynı mahallede oturan çok sayıda Türk vardı. Onun yanında İspanyol Yahudilerinin oturduğu mahalle bulunurdu. Rumlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler de eksik değildi. Tuna’nın öbür yakasından Romanyalılar gelirdi; asla unutamayacağım süt annem, Romanyalıydı. Bir de şuraya buraya dağılmış Rusları görürdünüz"


Batı kriterlerine göre gerçekten de inanılmaz olan bu çeşitlilik, bir çocuğa, 20. yüzyılın sonlarında böyle gülümsüyor ve ona şu unutulmaz sözleri söyletiyordu: “Bu çeşitliliğin mahiyetini gerçek anlamda hiç kavrayamadım ama onun etkileri de hiç bir zaman yakamı bırakmadı.” Böylece 20. yüzyılın en “kozmopolit” yazarlarından birisinin Osmanlı Rusçuk’unun çok-kültürlü havasından neleri miras aldığını öğrenmiş oluyoruz.

Böylece 3 Nobelli ‘yazarımız’ın Osmanlı arka-planlarına bakınca, ödülü kazanmalarını, Osmanlı dünyasının akıl almaz zenginliğine borçlu olduklarını görüyoruz. Bir başka şeyi daha: Çocukluklarında hafızalarına içirdikleri Osmanlı “nesîm”ini dünya edebiyatına yansıtmış ve özgünlüklerini o bir daha geri gelmeyecek büyük dünyaya borçlu olduklarını itiraf etmişlerdi.

Sunday, November 05, 2006

Anıtkabir'in bilinmeyen şifreleri

Anıtkabir'in Arkasındaki şifrelerin kodları neler? Aslanlı Yol sadece “yol” mudur, niye bodurdur Anıtkabir'in ağaçları? Neden İnönü'nün mezarı başka yerde değil de Anıtkabir'dedir?

TACEDDİN URAL'ın yazısı

10 Kasım sebebiyle yine yoğun bir ziyaretçi akınına uğrayacak Anıtkabir. Peki, Anıtkabir ne aslında?

Bu hafta, bir nevî “Anıtkabir Haftası” olacak… Anıtkabir'in Arkasındaki şifrelerin kodları neler? Aslanlı Yol sadece “yol” mudur, niye bodurdur Anıtkabir'in ağaçları? Neden İnönü'nün mezarı başka yerde değil de Anıtkabir'dedir?

Bir Ankara-İstanbul tren yolculuğu sohbetinde tanımıştım onu, Restaurant Vagon'da… Pek çok büyük şehirdeki heykel ve anıtların mimarı bir profesörün yanında, kendi deyimiyle “yamaklık” yapmıştı bir dönem; o da mimardı, heykeltraştı. Lâf lâfı açtı, söz Anıtkabir'e kadar geldi. Heykel, anıt ve anıt mezarlar konusunda yetkin olan yontucunun anlattıkları ilginçti.
Yeknesaklık bozar “hüzün havası”nı

“Dünyada anıt mezarlar, salt bir defin olayıyla sınırlı değildir. Anıt mezarlardan, kişi kültünü daha da belirgin hale getirmesi, ziyaretçilerinde 'uhrevî' duygular uyandırması beklenir. Bu, Türkiye'de de böyle olmuştur. Anıtkabir'i yapanlar, bir anıt mezarda olması gereken hemen her şeyi düşünmüşlerdi. Meselâ, Aslanlı Yol ve diğer uzun yürüyüş yollarında yer alan zemin taşları asimetriktir. Ayrıca beşer santim uzunluğu olan çimler de vardır taşların arasında. Bununla; yürüyenlerin dikkatinin yeknesaklaşıp, yürürken başlarını sağa sola çevirme, yukarı kaldırma ya da sıkılarak etrafındakilerle konuşmalarına mani olmak amaçlanmıştır. Her şeye rağmen gözleriniz taşlara takılmadı, 'başınız önde' yürümediniz diyelim. O zaman da en azından çim aralıklarına ayağınızın takılmaması için yine mimarların öngördüğü biçimde yürümek zorunda kalırsınız. Böylece yol üzerindekilerin görüntüsü, 'başları önlerinde keder içerisinde yürüyenler' şeklinde olur.”

Anıtkabir'in ağaçları neden bodurdur?

Muhatabım, Anıtkabir'in çevresine dikilen ağaçlarla ilgili de, enteresan şeyler söylemişti. “Tesadüf değil” diyordu, “buranın yeşillendirilmesi için seçilen ağaçların bodur olması. Ankara'nın düzlük alanda bulunabilecek en yüksek tepesi olan Rasattepe, 'görkem'i hazırlayan bir zemin oldu. Buranın yeşillendirilmesinde kullanılan ağaçlar ise bilinçli olarak kısa boylu, bodur ağaçlardan seçildi. Böylece anıt yapının Ankara'nın her tarafından görülebilmesi amaçlandı. Düşünün, Anıtkabir'in etrafı ulu çınarlar ya da servilerle dolu olsaydı yarım asır içinde yani tam da bu yıllarda anıt mezar görünmez hale gelirdi.”

Yapım yıllarındaki ağaçlandırma tercihlerine ilişkin olarak anlatılanları, yıllar sonra yaşanan bir olayla birlikte düşününce mimarın haklılık payı var gibi görünüyordu. Ankara'nın en görkemli yapısı olması öngörülen Anıtkabir'in -ki 1950'lerde tam da öyleydi-, yıllar sonra bu özelliğine bir ortak gelebileceği fikri, bazılarının ciddi tepkilerine yol açmıştı. Turgut Özal, Başbakanlığı döneminde sürüncemede kalan Kocatepe Camii'nin inşaatını hızlandırıp, projesinde de değişiklikler yapıp camiyi büyüttüğünde, pek çok köşe yazarı, caminin büyüklüğünü dillerine dolamışlardı. “Özal, Ankara'nın en büyük yapısı Anıtkabir'le boy ölçüşecek bir cami yaptırıyor. Amacı, Anıtkabir'in Ankara siluetindeki tekliğini ve büyüklüğünü gölgelemek” yollu eleştiriler, o günlerde yaygın hale gelmişti.

Anıtkabir'in yerinde Frigliler'in mezarları vardı

Anıtkabir'in, semboller üzerinden anlatımı yeterli deyip, teknik özelliklerine bakılacak olursa, burada da ilginç pek çok detay bulunuyor. Anıtkabir'in inşası için ilk olarak Ankara Kalesi ile Atatürk Orman Çiftliği de gündeme gelmişti. “Atatürk, geçmişi değil, geleceği temsil eder” denilerek eski çağlardan kalma Ankara Kalesi fikrinden vazgeçildi. Atatürk Orman Çiftliği'ne karşı çıkanlar ise “Burası mesire, eğlence yeridir. Bir anıt mezar için uygun olmaz” görüşünü savunmuşlardı.

Anıtkabir'in şimdiki yerini ise CHP Trabzon Milletvekili Mithat Aydın önermişti. Anıtkabir'in bulunduğu yer, rasat takipleri yapıldığı için Rasattepe olarak anılıyordu. Anıtkabir'den sonra adı Anıttepe olan mahalde, çok eski asırlarda da yine mezarlar vardı. M.Ö XII. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frigliler'e ait bazı mezar yapıları (tümülüsler) burada bulunuyordu. Mezarlarda, ölünün öbür dünyada kullanacağı düşünülen günlük hayata dair eşyalar vardı. İskelet kalıntıları ile bütün bu eşyalar, Anıtkabir'in buraya yapılma kararının alınması üzerine Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne taşındı.

Anıtkabir için 1941'de açılan yarışmaya, Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 49 proje katılmıştı. Yapıma ise ilk üçe giren projelerden Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda'nınkiler uygun görüldü. İnşaatına 9 Ekim 1944'de başlanıp, 1 Eylül 1953'de tamamlanan Anıtkabir'in ağırlığının 150 bin ton olduğu tahmin ediliyor. Anıt mezar, 750 bin metrekarelik bir alan üzerinde Aslanlı Yol, tören meydanı, mozole ve on kuleden oluşuyor. Anıtkabir; depreme dayanıklı kılınmak için, geminin su altındaki kısmı gibi önemli bir bölümü toprağın içine gömülerek inşa edildi.

Kabir, 40 tonluk lahitin altında

Mustafa Kemal Atatürk'ün kabri, 40 tonluk yekpare mermerden yapılan sembolik lahtin yaklaşık 7 metre altındaki mezar odasında bulunuyor. Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış sekizgen şeklindeki mezar odasında kabrin etrafı, her ilden getirilen topraklarla çevrili. Ölümünden 15 yıl sonra Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici istirahatgâhından Anıtkabir'e nakledilen Atatürk'ün naaşı, tahnit işleminin çözülmesinin ardından buraya defnedildi. Mezar odasına, Genelkurmay Başkanı'nın izniyle girilebiliyor. Ankara'nın, neredeyse her tarafından görülebilen Anıtkabir'in bayrak direği ise ABD'de yaşayan Nazmi Cemal isimli bir işadamı tarafından 1946'da Türkiye'ye armağan edildi. Uzunluğu 33,5 metre olan bayrak direğinin 4 metrelik kısmı kaidenin altında bulunuyor.

Anıtkabir Nizamnamesi'nden…

“- Merasim bölüğü Alle boyunca ve Mozole önünde meydanlık etrafında bulunan nöbetçiler tüfekli ve merasim bölüğü kıyafetinde (Kordon yok) bulunurlar.

- Mozole merdivenlerinde ve için de bulunan nöbetçiler tabancalı, beyaz palaska, eldiven ve çelik başlıklı bulunurlar.

- Bu ziyaretlere katılacaklar, ziyaret saatinden 15 dakika evvel (10 Kasım'da saat 08.40 da) Anıtkabir giriş merdivenleri önündeki meydanda hazır bulunarak tertibi alırlar.

- Ziyaretçilerin başkanı, teslim aldığı çelengi sembolik taşın muayyen yerine koyarak yerini alır. Bu esnada boru ile verilecek bir (Ti…) işaretiyle ziyaretçiler saygı duruşuna geçerler. Bir dakikalık (10 Kasım'da 2 dakikalık) bir saygı duruşunu mütaakıp bando İstiklal Marşı'nı çalmaya başlar.

- Mozole'nin boşalmasını mütaakıp ziyaretçiler protokol sıralarına göre ve altışarlı sıralar halinde Mozole'nin sol kapısından girmek ve sağ kapıdan çıkmak suretiyle sembolik taşın önünden bir saygı geçidi yaparlar.”

Atatürk, siyaset sahnesinde yaşıyor

Siyaset bilimci Mimar Türkkahraman, “Türkiye'de Siyasal Sosyalleşme ve Siyasal Sembolizm” isimli kitabında, Atatürk, İnönü ve Anıtkabir bağlamında şunları söylüyor:

“Karizmatik bir lider olan Atatürk'ün ölümü sonrası doğan siyasal boşluk, manüplasyon ve semboller yoluyla Milli Şef İsmet İnönü'ye lanse edilen bir tür kişilik kültü imajı ile aşılmak istenmiştir. Devlet dairelerine İnönü'nün resimleri asılması ve paralara İnönü'nün resminin basılması, karizmatik liderin ölümü sonrasındaki boşluğu doldurma girişimi olarak değerlendirilebilir. Fakat İnönü'nün kişiliği bu boşluğu doldurmada yetersiz kalır. .”

Türkkahraman'ın görüşleri, “Anıtkabir'deki İnönü” gerçeğiyle birleşince, kastedilen daha da belirgin hale geliyor. Anıtkabir'e ilişkin detaylar aktaran mimar-heykeltraş da, İnönü'nün Anıtkabir'e defni için şunları söylemişti:

“İnönü'nün lahtinin Anıtkabir'e göre hem çok küçük tutulması, hem de hayatta olduklarındaki gibi onun Atatürk'ün yanına 'monte edilmesi' de bilinçlidir. Böylece İnönü'nün, sağlığında olduğu gibi, öldüğünde de 'İkinci Adam' olduğu gösterilmek istenmiştir. Anıtkabir'de daha sonra yapılan kimi düzenlemeler ise Atatürk'ün; günlük siyasi, ideolojik kullanımda 'varmışçasına' intibaını uyandırmak merkezli düşüncelerden sadır olmuştur. Bu çerçevede Atatürk'ün bire bir ölçülerde bir mumya heykelinin müzeye konulması, Anıtkabir Şeref Defteri'nin direkt Atatürk'e hitap eden cümlelerle doldurulması hep bu, 'Atatürk sanki sağ'mışçasına bir havanın oluşturulmasına yönelik bilinçli uygulamalardır.”

Yeni Şafak - Pazar

Avrupa tarihinin 10 büyük yalanı

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

1) Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

2) Magna Carta yalanı

Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

3) Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!

4. Amerika’nın keşfi yalanı

Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

5. Bilimsel devrim yalanı

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.

6. Sanayi devrimi yalanı

Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?

Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayiinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

m.armagan@zaman.com.tr

Tuesday, October 31, 2006

10 milyar dolarlık uçak alımıyla muasır medeniyet seviyesine biraz daha yaklaşacağız!...

Ülkemizin halkı, halkımızın ücretleri, ücretlerin yetersizliği...Açlık sınırları, yoksulluk sınırları, sınırların dili, sınırsız dil oyunları ve bir türlü bitmek bilmeyen dış borçlar...

Böyle bir dönemde 10 milyarlık F-35 silah alımının nasıl ve hangi gerekçelerle yapıldığını bilmiyorum. Çünkü bir yurttaş olarak şimdiye kadar olduğu gibi şimdi de silah alımlarına dair hiçbir konuda önceden bilgilendirilmedim, yurttaş olarak benim fikirlerim hiç sorulmadı...

Asgari ücretlilere yapılacak beş kuruş zam için bin dereden su getirilirken bir çırpıda 10 milyar doları gözden çıkarmanın bazı sebepleri olmalı ve o sebepleri makul ölçülerde kamuoyu da bilmeli...Eğer bir sürünün üyesi değil, bu ülkenin yurttaşı olduğumuz varsayılıyorsa...

Hangi düşmana karşı, nerede ne zaman kullanılacak bu silahlar? Bölgede bize saldıracak düşman bir kuvvet şimdilik olmadığına göre acaba amerika mı sldıracak bize? Cevabımız evetse silahları bize saldıracak ülkeden almamız tuhaf değil mi John?

Neden F-16’lar hepimizi kuşkuya düşürecek sıklıkta düşüyor ve neden F-35’ler de düşmesin?
Aradan geçen bunca zamandır muasır medeniyet seviyesine neden girmedik ve neden bu kadar yüklü silah alımlarını yapan geri kalmış ülkeler konumundan bir türlü çıkamıyoruz? Yani şu kahrolası uçaklar çok gerekliyse neden kendimiz üretemiyoruz ahbap ha? Sorun nedir? Yetmiş üniversite ve sayısız kelle yeterli gelmiyor mu? Mutlaka, bir biçimde paraların yurt dışına gitmesi için bizim bilemediğimiz gizli kararlar mı var?

Ve neden Cumhuriyet Bayramı’nda Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı ile tokalaşırken yüzünü çeviriyor? “1 numara” ile “2 numara” arasındaki bu tuhaf el sıkışma neyin ifadesi? Bülent Arınç’ı beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz ama milyonların gözü önünde böyle bir şey yapmanız en azından centilmenlikle çelişir. Çünkü Bülent Arınç orada şahsını değil TBMM’ni,dolayısıyla bu milleti temsil ediyor.

Ve liseli kızları oynatıp onların alnına para yapıştıran, sonra da bunu Anadolu geleneği ile açıklamaya çalışan CHP milletvekillerine şu anda bir şey demiyorum. Anadolu sizi iktidar yapmama geleneği ile zaten her seçimde cevabınızı veriyor. Yapıştırın beyler, kim tutar sizi...

Son olarak...Beyler...Ne biçim yorumlar yapıyorsunuz...Kafam karışıyor.Yapmayın. Etmeyin.
Hepinize iyi cumhuriyetler.
Şşşt...Uyuma! Sana da...

orjinali

Saturday, October 21, 2006

İŞTE : MASONİK AYİN

İstanbul'da bir mason locası, locaya yeni alınacak kişilerin locaya kabul ayini yapılıyor.
İZLEYİN

Sunday, October 15, 2006

Kurtlar Vadisi dönüyor

Efsane dönüyor! 'Kurtlar Vadisi Güneydoğu' adıyla yayımlanacak dizide "Polat" bu kez milli bir görev üstlenip 'dış mihraklar' ve onların Türkiye'deki işbirlikçileriyle çarpışacak

Ekran yolculuğuna "Bu bir mafya dizisidir" sloganıyla başladı... Mafya üyelerinin derin devlet ve yabancı istihbarat örgütleriyle "kirli", bir o kadar da "kanlı" ilişkilerini beyazcama aktarırken reyting rekorları kırdı... Baş kahramanı "Polat"a özenen öğrencilerin sayısı artınca ekrana veda etti... O "efsane dizi" yani "Kurtlar Vadisi" şimdi ekrana dönüyor.
"Kurtlar Vadisi"nin yapım şirketi Pana Film'in ortakları ve aynı zamanda senaristleri olan Raci Şaşmaz ile Bahadır Özener, Show TV Genel Müdürü Saner Ayar ile hafta içinde yaptıkları görüşmeden dizinin yeni bir konseptle çekilmesi kararıyla ayrıldı.
Dizinin şimdiye kadar yayımlanan 97 bölümündeki içeriğiyle devamına, başta RTÜK olmak üzere Türkiye'deki birçok resmi makamın sıcak bakmadığını bilen yapımcılar Raci Şaşmaz, Bahadır Özener ile Show TV Genel Müdürü Saner Ayar, "Kurtlar Vadisi"ni, "Kurtlar Vadisi Güneydoğu" olarak çekme konusunda prensip kararına vardı.

'Polat'ın düşmanları değişti
Buna göre "Kurtlar Vadisi"nde, şimdiye kadar "Türkiye'nin puslu vadisindeki kara para sahipleri"yle savaşan "Polat", bu kez milli bir görev üstlenip "dış mihraklar" ve onların "Türkiye'deki işbirlikçileri"yle çarpışacak.
"Polat", "Kurtlar Vadisi Güneydoğu" dizisinde Güneydoğu ve Türkiye üzerinde kötü emelleri olanlarla savaşıp reyting rekoru kırmanın savaşını verecek.
"Kurtlar Vadisi" ekrana veda ettikten sonra televizyonlarda onun reytingini yakalayan yeni bir dizi olmaması nedeniyle "Kurtlar Vadisi Güneydoğu"yu çekme konusunda anlaşan Pana Film ortakları ile Show TV'nin bölüm başına kaç paraya anlaştığı konusundaki bilgiler ise çelişkili.
Show TV'nin, yayımlandığı her bölümü yaklaşık 1 milyon dolar reklam alan dizinin yapımcılarıyla reklam gelirini eşit bölüşme üzerine anlaştığını iddia edenler de var, Pana Film'in bölüm başına 1 milyon YTL alacağını söyleyenler de...

Para konusu çelişkili
"Kurtlar Vadisi"nin bölüm başına 1 milyon dolara Show TV'yle anlaştığı yönündeki internet haberleri üzerine açıklama yapan Pana Film, bu bilginin gerçekleri yansıtmadığını duyurdu. Show TV Genel Müdürü Saner Ayar ise şu açıklamayı yaptı:
"Pana Film, Kurtlar Vadisi'ni yeni bir konseptle yapmak istiyor. Sektörün gerçekleri dahilinde dizinin performansı üzerine bir fiyat konuştuk, henüz anlaşmaya imza atmadık."

N. Genç O. Pamuk'a Sert Girdi VİDEO

Nihat Genç, 13 Ekim 2006 Cuma günü Skyturk televizyonunda Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülüne uzanan macerasını özetledi. İşte, Genç'in konuşmasından çarpıcı, bilgilendirici bir bölüm...
Bölüm1
Bölüm2

Friday, October 13, 2006

Cübbeli olayı: Sorular - cevaplar

Ahmet TAŞGETİREN

-Cübbeli Ahmet olayı ne anlama geliyor?

-Bir kere Cübbeli Ahmet'le ilgili bilgiler net değil. Onun için somut olarak böyle bir ismi değerlendirmekten kaçınırım. Medyaya yansıyan olaylar ise, bizzat yansıtanların vurgusuyla baktığımızda Türkiye'de herhangi bir insanın yaşayabileceği cinsten olaylar. Peki ne tartışılıyor? "Ahlaki tutarlılık" tartışılıyor. Özde tartışılan şu: Bir dini topluluğun önüne geçen bir insanın söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması. "Bu önemsenmeli mi?" diye sorulduğunda, bu işi gündeme getirenlerin niyeti kötü, artı kendi hayatlarında çok daha derin müptezellikler bulunuyor olsa da, "Ahlaki tutarlılık sorgulaması dindar insanlar tarafından önemsenmeli" diye düşünürüm. Peki "Dindar camiada böyle, yani liderlik seviyesinde, söylediği ile yaptığı birbirini tutmama, para ve kadın ilişkilerinde yanlışlıklar içinde bulunma gibi bir ahlaki sorun ortaya çıkması mümkün mü?""Evet, tabii ki mümkün" diye cevap vermek gerekir diye düşünüyorum. Bunun örnekleri her zaman görülebilir. Görülmüştür de. diye sorulduğunda da

Şu kesin ki, "dindar insan" temiz bir hayat kurmaya niyetli insan demektir. İnsanlar din ile ilişkiyi bunun için kurarlar. Toplumun her alanında önderlikler olduğu gibi dini alanda da önderlikler oluşur. Hem bilgi aktarıcılığı anlamında hem kişilik terbiyesi anlamında öne çıkanlar da, onların ardından gidenler de bulunur. İlim halkaları ve gönül halkaları böyle oluşur. Burada da amaç, ilim halkası için ilmi gelişme sağlamak, kişilik terbiyesi için sağlıklı bir Müslüman kişilik edinmektir. Önder konumundaki ilim adamı da, mürşid de etrafına toplanan insanları bilgi ile donatmak ya da onların kişiliğini yanlışlıklardan arındırmak gibi bir misyona sahiptirler. Bu çerçeve düzenli işleyebildiği gibi yanlış da işleyebilir. Onun için "ilim talibi" için gerekli olan "şarlatan" değil "gerçek bir alim" bulmak, "kalbi eğitim talibi" için de gerekli olan "şarlatan" değil, "gerçek bir mürşid" bulmaktır.

"Şarlatan"la yola çıkan için hem ilim arayışı hem gönül eğitimi arayışı hüsranla sonuçlanabilir. Çünkü sonuçta her iki alanda da "sevgi - bağlılık- güven" öne çıkıyor. Güvenmediğiniz alimle de buluşmuyorsunuz, mürşidle de... Güven - sevgi - bağlılık olunca da, kuşku, sorgulama gibi insanların savunma sedleri bir ölçüde zayıflıyor.

İslam ilim ve tasavvuf tarihinde bu alanda sayısız uyarılar yapılmıştır. Buna rağmen, şarlatanlar her zaman varolmuştur. İnsanın sınavı her kademede var. Dolandırıcılığın, insanların kalbi bağlılık göstereceği durumlarda daha çok vurgun yapma ihtimali de bulunuyor. Güncel olan ahlaki sorgulamada yapılacak olan nedir? İki uyarıdır:

1. Kur'an'da mevcut bulunan "Yapmadığınızı niye söylüyorsunuz?" şeklindeki ahlaki uyarıya herkesin kulak vermesi. Kimsenin kendisine bağlananlardan daha güzel bir hayatı yoksa, öne geçmemesi... Önderliğin, izinden gidenlerden çok daha ciddi bir kişilik disiplini gerektirdiğinin idraki. Önder kişiler tarafından sergilenen ahlaki anlamda tutarsızlığın, herhangi bir bağlı kişiden çok daha sarsıcı, din için de yaralayıcı olduğunun bilinmesi... Tabii böyle bir uyarı, içinde din konusunda azıcık samimiyet bulunan kişi için etkilidir. Böyle bir samimiyet yoksa, din alanı o kişi için tamamen bir sömürü imkanı olarak düşünülmüşse, bu ikazlar anlamsızdır. O tür kişiler için yine Kur'an'da bulunan "Allah'ın ayetlerini küçük bir baha karşılığında satma" tanımlaması geçerlidir ki o, gerçekten büyük vebaldir.

2. Burada ikinci ders, kalb eğitimi ve bağlılık arayışındaki insanların elini tuttukları, birlikte yürüyecekleri, "önder" diye bağlanacakları insanların ellerinin ve yüreklerinin temizliğine, sağlıklı bir terbiye sistemlerinin bulunup bulunmadığına iyi dikkat etmeleri gereğidir. İlim yolculuğu da, kalb yolculuğu da sonunda insanın ömrünü koyduğu, kişiliğini adadığı bir hadisedir. "İnsanlar önderlerinin dini üzeredir" diye bilinen bir söz var. Yani önderlerin, kişinin şahsiyetini derin biçimde etkilediği kuşkusuzdur. Onun için seçimde mutlak titizlik gerekiyor.

-Peki niye bir önder bulunsun ki? Bu istismarlara düşme riskini üstlenmek yerine, tek başına yolculuk, tek başına kişilik inşası söz konusu olamaz mı?

- Bu soruya teorik planda "Neden olmasın?" diye cevap vermek mümkün. Aslında İslam, din konusunda tamamen "bireysel sorumluluk" esasına dayanıyor. Ben Abdülkadir Geylani'nin bir sözünü çok severim; der ki:

-Hiç kimse bir başkasının yerine yaşamaz.

-Hiç kimse bir başkasının yerine hayat defterini yazmaz.

-Hiç kimse bir başkasının yerine tevbe etmez.

-Hiç kimse bir başkasının yerine ölmez.

-Hiç kimse bir başkasının yerine yargılanmaz.

Evet, herkes kendi hayat defterini yazar ve herkes tek başına yargılanır.

İslam Allah'la ilişkide de bir aracı kabul etmez. Klasik ifadesi ile söylersek "İslam'da ruhban sınıfı yoktur." Herkes Rabbine tek başına ve bütün samimiyetiyle yönelebilir. Dua edebilir, tevbe edebilir...

Buna karşılık ruhbanlık biçiminde, yani Allah ile insan arasına girmek anlamında değil ama eğitim ve öğretimin işleyişinde rehberlik - önderlik insani bir durum. Bilgiyi sizden önce öğrenenin, ya da çok daha engebeli yolların söz konusu olduğu kalbi eğitim yolculuğuna sizden önce girenlerin, size öğretecekleri önemli şeyler bulunabilir. Ayrıca özellikle kalbi eğitim işinde "önderlik kumaşı" diye bir şeyden de söz edilebilir. Bunlara baktığımızda toplumların hayat seyrinde önderlikler oluşuyor ve insanlar onların etrafında toplanıyorlar. Bu yolla pek çok insanın gerçekten kalbi bir eğitim aldıkları, Allah'a yakınlık duygusunun geliştiği, daha güzel bir Müslümanlık kıvamına ulaştıkları da doğrudur.

-Peki önderlikler alanında güncel olayda sergilendiği gibi ahlaki sorunlar, istismarlar, tutarsızlıklar oluşabiliyorsa, bu ne kadar yaygındır?

-Tabii ki yaygınlığı ölçmek mümkün değil. Belki bu tür kampanyalar tüm bu alanı problemli göstermek amacı taşıyor olabilir. Ama bu işin başlangıcı temiz niyetlere bağlıdır. Yani, ahlaki savruluşlara karşı, kişilik kayıplarına karşı, insanın Allah'ın gözetiminden çıktığını düşündüğü sapmalara karşı bir iç disiplin oluşturma çabasıdır diyelim tasavvuf. Tarikat oluşumları da bunun içindir. Ama insanoğlu Allah'ı unuttuğu, O'nunla bağlarını kopardığı, Şeytan'ın adımlarına tabi olduğu zaman böyle bir alanın bile canına okuyabilir, çünkü insanda kötülüğe yöneliş potansiyeli de vardır.

-Peki ne yapmalı istismarlardan korunmak için?

-Müteyakkız olmalı. Her durumda. Her kararda. Her adımda. Aslında tasavvuf böyle bir duyarlılığı, teyakkuzu, uyanıklığı, diriliği gerektiriyor. Kalbinizi emanet edeceksiniz, onun için her an kalbinize mukayyet olacaksınız. Bir müslümanın en duyarlı olacağı alan kalbidir. Tasavvuf bir kalb duyarlılığıdır. Oraya Allah'ın dışında hiçbir kudretin etkisi olmasın. Tasavvuf buna "Kalbi Allah'ın dışındaki tüm güç odaklarından korumak" diyor. Bir müslüman kalbi için "saldım çayıra Mevlam kayıra" türü bir seyipleme söz konusu olamaz.

-Peki medyadaki şu son yayını nasıl görmek lazım?

-Bence böyle bir sorgulamayı en az yapma hakkı bulunanlar onlardır. Böyle durumlarda konuşan kişinin kendi ellerinin temiz olması, kendisinin ahlaki tutarlılığa sahip olması gerekir. O medyada bu temizlik var mı? Ben olduğunu düşünmüyorum. Yazık ki o tür kesimlere malzeme olacak problemli alanlarımız var.

Üç Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı!

Mustafa Armağan Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması geniş yankı uyandırdı. Bu ödülü alan ilk Türk olduğu manşetlere kadar çıktı. ...